MUM54 - Sayfa Yüklenirken Lütfen Bekleyiniz... MUM54>Türkiye Irak'tan Farksız! MUM54
Dünya'nın En iyi Host Sitesinden Bedava Host Almak için Tıkla Free Website Hosting

Türkiye Irak'tan Farksız!

Ocak 20, 2009 � Kategori: Gercekler

GDO'nun tarifi şu: "Modern biyoteknoloji kullanılarak elde edilmiş yeni bir genetik materyal kombinasyonuna sahip olan herhangi bir canlı organizma."

Kaçakçı geldi hanım: Transgenik tohum bunlar!
İsrailli bir “turist” ülkemize 3 kg transgenik domates tohumu sokmaya çalışırken yakalandı. THY uçağı ile Tel Aviv’den İstanbul’a gelen İsrail uyruklu Boaz Y. isimli yolcunun valizinde toplam 100 bin YTL değerinde genleriyle oynanmış kaçak domates tohumu bulundu. Bu resmin anlamını Prof. Dr. Şeminur Topal’a sorduk.
iyibilgi özel

Yolcunun ülkeye kaçak tohum sokmak istemesi büyük bir suç. Fakat söz konusu tohumların genetik yapısına müdahale edilmiş olunca iş biraz daha ciddi bir kimliğe bürünüyor.

Bu konu hakkında görüşünü aldığımız Prof. Dr. Şeminur Topal Yıldız Teknik Üniversitesi Biyoloji Bölümü Öğretim Üyesi ve “Değiştirilen Gen mi? Sen mi? Evren mi?” kitabının yazarı.

Zaman gazetesinin verdiği haberde “ABD, Hollanda, Fransa ve İsrail’den Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın izni ile genetik yapısıyla oynanmış tohum ithal edilebiliyor” denmiş. Biz Türkiye topraklarında genleriyle oynanmış tohum ekilmesi “yasak” diye biliyorduk?

Yasalara göre GDO (Genleri Değiştirilmiş Organizma) tohum ekilmesi yasak. Bunun dışında, ne tür tohum olursa olsun ciddi bir prosedür izleyerek, onaylar, izinler alarak gelmesi lazım.

Böyle bavullarda kaçak tohum getirilmesi biraz garip geliyor insana…
Zannediyorum ki bu olay tek değil… İsrail’den buraya çanta çanta GDO tohum getirildiğini duyuyoruz. 1 kilo tohum 1 kilo altından daha pahalı. Hatta, GDO tohumların bazı yerlerde köylüye bedava dağıtıldığı bile söyleniyor, toprağa yayılması için. Elimizde kanıt yok ama Sakarya Ovası ve Manisa’da bedava GDO tohum dağıtıldığına dair söylentiler var.  

Bakın kanser oranları, Alzheimer, alerji korkunç bir biçimde artıyor ama hiçbir önlem alınmıyor. Bebeklerde çok fazla anomali görülmeye başlandı. Tarım alanında denetimlerimiz maalesef pek kuvvetli değil. Bakanlık “kontrol edemiyoruz” diyor. Mesela piyasada şu mevsimde bile çilek var. Çilek var ama lezzet, koku başka bir türlü. Her mevsim domates var artık. Bu domatesler de eskisi gibi değil; et gibi bir tabaka var ortasında, çekirdekleri çekirdek gibi değil.

Türkiye’de transgenik tohum ekimi hem yok, hem de var yani…
Tarım ve Köyişleri Bakanlığı uzun yıllar boyunca, “asla, bizde GDO tohum yok” diye açıklamalar yaptı. Bugün “var ama kontrol edemiyoruz, kaçak girişler oluyor” denmeye başlandı. 

Amerika ve İsrail’in kendilerini GDO tohuma adadıklarını zaten biliyoruz da Fransa ve Hollanda’da GDO tohum üretilmesi biraz şaşırtıcı. Avrupa Birliği GDO ürünlere büyük tepki gösteriyor ama bu tohumların üretilmesine nasıl izin veriyor?

Avrupa Birliği GDO tohum ekimini çok kontrollü olarak uyguluyor. Bazı gen uygulamalarına izin veriyor; bazılarını topraklarından içeri dahi sokmuyor. Hollanda sadece gen teknolojisinin değil, bütün biyoteknoloji uygulamalarının merkezi. O yüzden GDO tohum üretmeleri şaşırtıcı değil. Fransa ise GDO tohum üretiyor ama kendi vatandaşlarından büyük tepki alıyor. Şu anda GDO kolza ekimini de, mısır ekimini de yasakladılar. Fransız çiftçi örgütleri çok güçlü. Ses getiren kitlesel hareketler düzenleyebiliyorlar.

Prof. Dr. Şeminur Topal’ın ATV Muhabir programında GDO’lu ürünlerle ilgili katıldığı söyleşinin kayıtları için >> http://www.youtube.com/watch?v=SgwszVUAUMg
www.iyibilgi.com ÖZEL

YAŞAM PATENTLENEMEZ..
Uzunca bir zamandır sofralarımızı, sağlığımızı, geleceğimizi tehdit eden bir hayalet dolaşıyor etrafta.

Çok uluslu şirketlerin, gözü doymaz girişimcilerin başımıza sardığı bu belanın adı: Genetiği değiştirilmiş organizmalar; kısa adıyla GDO. GDO, uluslararası literatürde kısaltılmış şekliyle "GM" veya "GMO" olarak geçen "Genetically Modified Organism"in Türkçe karşılığı.

GDO'nun kapsamı içine genetik olarak değiştirilmiş bütün organizmalar giriyor.

Bu yazıda kastedilen GDO'nun tarifi şu: "Modern biyoteknoloji kullanılarak elde edilmiş yeni bir genetik materyal kombinasyonuna sahip olan herhangi bir canlı organizma."

Biyolojik "zenginlik"
GDO'yla ilgili en önemli kaygılardan biri; aktarılmış genlerin doğal bitki türüne atlayarak, bulundukları çevredeki doğal türlerde genetik çeşitliliğin kaybına neden olmaları, yabani türlerin doğal yapılarında sapmalara neden olmaları, ekosistemdeki tür dağılımını ve dengeleri bozmaları.

Türkiye'de GDO konusunda en fazla dikkat edilmesi gereken konulardan biri bu. Türkiye, biyolojik zenginlik bakımından çok şanslı bir ülke: Örneğin Avrupa ile karşılaştırılacak olursa, Türkiye tür sayısı bakımından oldukça zengin. 11 bin bitki türümüzden 2 bin kadarı, başka hiçbir yerde bulunmayan endemik türler.

Bir ülkenin bitki ve hayvan türleri açısından sahip olduğu zenginlik, aynı yeraltı kaynakları ya da tarihi eserler gibi o ülkenin en önemli zenginliklerden biridir.

Ekolog Barry Commoner'e göre, ekolojik sistemler aşırı stres altında bırakılırsa, ani, şaşırtıcı felaketler yaşanabilir. Yapısında kimyasal ilaçtan hayvan genlerine kadar pek çok yabancı madde barındıran GDO'nun böyle bir strese yol açacağı şüphe götürmez.

Commoner'e göre; "ekolojik sistem bir yükselteçtir, öyle ki bir yerdeki küçük bir çalkantının başka bir yerde büyük, uzak, uzun süre ertelenmiş etkileri olabilir." Modern tarımda kullanılan ve birbirlerinin genetik yönden kopyası olan çeşitler, geniş alanlarda tek tip olarak yetiştiriliyor. Bu yetiştirme yöntemi, yani monokültür, çeşitli ekonomik avantajlar sağlıyor, ancak doğada her kazancın bir de bedeli var.

Örneğin, monokültürdeki tek tip bireyler hastalıklardan da aynı derecede etkileniyor. Ortaya çıkan bir hastalık tüm ürünü etkileyecek şekilde hızla yayılabiliyor. Monokültür yayıldıkça, yediğimiz ürünlerden aldığımız besin ve damak tadı da tek tipleşiyor.

Modern tarım yöntemlerinin yolaçtığı etkiler yüzünden zaten yeteri kadar azalmış olan çeşitler de GDO'nun tehdidi altına giriyor. Çünkü GDO'ların aktarılmış genleri çevresinde bulunan, geleneksel yöntemlerle üretilen ürünlere de geçebiliyor.

Arılar ve rüzgarlar GDO'lu polenleri alıp, komşunun geleneksel ekiminin üzerine bırakıyor. Böylece civardaki, bitkiler genetik olarak değiştirilmiş bitkilerin içerdiği böcek ve ot ilaçlarına karşı dirençli hale geliyorlar.

GDO karşıtlarınca Frankeştayn Gıda olarak nitelenen, kolera bakterisinin genini taşıyan yonca, tavuk geni taşıyan patates, akrep geni taşıyan pamuk, balık genli domates gibi gıdaların doğal çeşitliliğe verdikleri zarar sonucunda yeni Frankeştaynların ortaya çıkmasına olanak sağlanıyor.

GDO ürünleri sağlığımızı nasıl etkiler?
GDO'lu ürünlerin temel sakıncalarından biri de insan sağlığına karşı olumsuz etkileri. Uzmanlara göre, sağlık riskleri şunlar; antibiyotiklere karşı dayanıklılık oluşması, gıda olarak kullanımda insan ve hayvanda toksik ya da allerjik etki yapması, doğrudan alım durumunda insan ve hayvan bünyesindeki mikroorganizmalarla birleşme ihtimali.

GDO'lu ürünlerin oluşturduğu sağlık risklerini doğrulayan bilimsel araştırmalara her geçen gün bir yenisi daha ekleniyor. Örneğin, Brezilya fındığının bir genine sahip olan transgenik soya fasulyesi, fındığa alerjisi olanlarda alerjiye neden oluyor.

Rowett Enstitüsü'nde çalışan Arpad Pusztaria'nın son deneyleri GDO'larla ilgili yeni kuşkular ortaya çıkardı. Sözü edilen çalışmada, genetik yapısı değiştirilmiş patateslerin fareler için toksik olduğu, bağışıklık sisteminde bozukluklar, viral enfeksiyonlar gibi birçok etkileri olduğu ortaya çıktı.

Genetiği değiştirilmemiş patateslerle beslenen fareler gayet sağlıklıydı. Sonraki deneyler toksikliğin gen transferi yöntemiyle ilgili olduğunu ortaya çıkardı.

Bir başka deney, besinler yoluyla aldığımız yabancı DNA'nın hücrelerimize taşınabileceğini ortaya çıkardı. Yakın zamana kadar DNA'nın bağırsaklarımızda sindirilebileceği düşünülüyordu. Ancak deneyler durumun aksini kanıtladı.

Bakteriyel bir virüsün DNA'larıyla beslenen farelerde bağırsak boyunca yaşayabilen ve kana karışabilen büyük virüs DNA'sı parçaları bulundu. Alınan DNA'lar lökositlerde, dalak ve karaciğer hücrelerinde de görüldü ve virüs DNA'sının fare genomuna yerleştiği kanıtlandı. Hamile farelere yedirilen virüs DNA'sı, ceninin ve yeni doğmuş yavruların hücrelerine geçtiği de belirlendi.

GDO verimi gerçekten artırır mı?
GDO sayesinde tarımsal üretimde büyük artışlar sağlanabilir mi? Ekoloji ve doğa bilimleri alanında çalışan her bilimcinin üstüne basa basa belirttiği gibi; doğada bedelsiz kazanç olmaz! Tarımsal üretimin artırılmasıyla sağlanan kazancın bedeli de artan çevre kirliliği, küresel ısınma, yokolan türler ve daha sayılabilecek onlarca çevre sorunu.

GDO ürünleri ile yapılan tarım çok yeni olduğu için bu konuda rakam vermek çok zor. Ancak sözü edilen kuralları bu alanda da geçerli sayabiliriz. Bu yeni uygulamayla bir süre verim artışı sağlamak mümkün, ancak bu artışı kalıcı kılmak olanaklı değil. Tabii bu arada ödeyeceğimiz bedeli de unutmamak gerekiyor.

GDO'lu çeşitlerden elde edilen verim, geleneksel tarımla elde edilenin altında. Bu, bu işin patentini alan ticari şirketlerin söylemlerini tamamen yalanlayan bir olgu. GDO'nun randımanı geleneksel tarıma oranla daha az, üstelik tohum başına daha yüksek fiyata, bakım ürünlerinde de eşit masrafa sahip.

Genetiği değiştirilmiş organizmalar açlığa çare olur mu?
GDO'yu savunan görüşlerin dayandıkları en önemli noktalardan biri, dünyada giderek artan besin ihtiyacını karşılamak ve açlık sorununa çare bulmak için GDO'nun zorunlu olduğu.

Çoğu çevrebilimci, üçüncü dünya ülkelerinde görülen açlık sorununun, üretim potansiyelinin eksikliğinden değil, üretim kapasitesinin plansız kullanımından ve dağılımın adil olmayışından kaynaklandığı görüşünü savunuyor. Uzmanlar, mevcut tarım kapasitesinin dünya nüfusunun ihtiyaçlarını karşılamak için yeterli olduğunu düşünüyor.

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü FAO'nun 1990 tarihli raporuna göre, tahıl üretimindeki artış, nüfus artışından yüzde 50 daha fazla. Tabii bu rakamlar dünyada açlık sorunu olmadığı anlamına gelmiyor. Ancak sorun üretimden değil, dağılımın adil olmayışından kaynaklanıyor.

Açlık sorununun yaşandığı ülkelere bakacak olursak, bu ülkelerin hemen hepsinin batılı ülkelerin eski sömürgeleri olduğunu görürüz. Bu ülkelerin tarım ekonomileri başka ülkelerin yararına kurulmuş durumda. Çoğu ülke bağımsızlıklarını kazandıktan sonra dahi, dış borç vb. ekonomik sorunlarla boğuştukları için ihracata yönelik tarım politikaları uygulamışlar.

Yani halkı doyuracak besinler üretmek yerine döviz sağlayacak besinler üretilmeye çalışılmış. Açlık sorunu yaşanan birçok ülkede, eskiden besin yetiştirmek için kullanılan topraklarda kahve, pamuk, muz, kakao gibi gelişmiş ülkelere satılan ürünler yetiştiriliyor. Örneğin, Etiyopya'da açlığın kol gezdiği dönemlerde bile kahve üretimi ve ihracatı sürdürülüyordu.

Diğer taraftan, konunun bir de israf ve tüketim çılgınlığı boyutu var. ABD Tarım Bakanlığı'nın verilerine göre, ABD'liler her yıl üretilen gıdanın yüzde 25'inden fazlasını israf ediyor. Araştırmaya göre, sadece 1995 yılında çöpe atılan gıda miktarı 43 milyon ton civarında. Bir kişinin günde ortalama 1.5 kilo gıda tükettiğini varsayarsak, israf edilen gıdanın sadece yüzde 5'i bile geri kazanılsa 4 milyon insanın doyması sağlanabilir.

Tarımda modern tekniklerin, kimyasal ilaçların, hormonların vb. kullanılmaya başladığı "yeşil devrim" olarak nitelendirilen süreç de kamuoyuna dünyadaki açlığa çare bulmak şiarıyla sunulmuştu. Ancak veriler iddianın tam tersini gösteriyor.

Dünya Bankası'nın 1993'te yayınladığı Dünya Kalkınma Raporu verilerine göre, 1976'da düşük gelirli olarak sınıflanan ülkelerde kişi başına düşen ortalama gelir, yüksek gelirli ülkelerdekinin yüzde 2.4'ü kadardı. 1982'de bu oran yüzde 2.3'e, 1988'de yüzde 1.9'a düştü. 1980'den 1990'a kadar, düşük ve orta gelir grubundaki ülkelerde kişi başına gayri safi milli hasıladaki büyüme, gelişmiş ülkelerdekinin yüzde 52'si kadardı.

Artan besin ihtiyacına yanıt vermek ya da açlığın hüküm sürdüğü yerlere yiyecek götürebilmek için GDO'ya ihtiyacımızın olmadığı açıkça ortada. Dünyadaki açlığın nedeni yeterli besin olmaması değil, besinin adil dağılmaması ve plansız tarım politikaları. Üçüncü dünya ülkelerinin tarım politikalarıyla ilgili zaten yeteri kadar derdi varken, bu ülkelerin tarımına bir de GDO üreticisi çok uluslu şirketlerin sokulmaya çalışılmasının pek de iyi niyetle ilgisi olmasa gerek.

GDO üreticisi firmaların niyeti ne?
Ekolog Pimentel'in verdiği rakamlara göre, tarla için harcanan toplam enerjinin %32'si azotlu gübre üretimine, %28'i tarım makineleri yakıtına, %15'i bu makinelerin yapımı ve bakımına, %11'i çeşitli işler için kullanılan elektrik enerjisine, %4'ü ürünü kurutmaya harcanıyor. Bunlardan sonra gelen girdiler %2'şer değerle taşıma ve dağıtım, potasyumlu gübre, fosforlu gübre ve tohum. %2'den az olan girdiler de, ot ilacı, böcek ilacı, sulama ve işçilik. Görüldüğü gibi sanayileşmiş tarımda kol gücünün toplam girdiler içindeki payı oldukça az.

Tabloyu dikkatle incelediğimizde yukarıda sözkonusu olan olayın bildiğimiz anlamda çiftçilik değil, tarım sanayii olduğunu görüyoruz. Yşin püf noktası da zaten burada. Çiftçi tarlasındaki ürünü elde etmek için büyük oranda bu konuda üretim yapan çeşitli sanayi kuruluşlarına bağlı. Bu sanayi kuruluşlarının büyük bir kısmının çok uluslu şirketler olduğunu tahmin etmek zor değil.

Dünyada genetiği değiştirilmiş tarım ve yem ürünlerinin tohum piyasası 8-10 firmanın elinde. Bu firmaların ana hedefi; Dünya'daki tüm ülkelerin tarım ve hayvancılığını, tohum alımında kendilerine bağlanacak şekilde biçimlendirmek.

GDO üzerindeki patent uygulamaları..
GDO'lar bir hakim olma tekniğidir. Patent hakkı da bu hakimiyeti sağlayan en önemli araçtır. Günümüzde GDO'lar, özellikle tekniği ön plana çıkarılarak, hem teknik, hem de ürün olarak patent kapsamında korunabiliyor. Genetik yapısı değiştirilen ürünler patentleniyor. Çünkü bu çalışmaları yapan şirketlerin temel kazanç modeli, patent bedeli tahsil etme üstüne kurulu.

Örneğin sadece mikroorganizmayı bile patent kapsamında koruyabiliyorsunuz, bunlarla ilgili büyük saklama kuruluşları var. Halbuki doğada o mikroorganizma milyonlarca yıldır yaşıyor, fakat siz onu doğal ortamından yalıttığınız ve belirli özelliklerini gösterdiğiniz, ispatlayabildiğiniz için bir tekel hakkı, korunma hakkını almak istiyorsunuz ve bu istisna size tanınıyor.

Gen bulunması ve tanımlanması çok zor olduğu ve büyük yatırımlar gerektiği için (Avrupa Patent Sözleşmesi'ne göre); bunun işlevini göstermek şartıyla, örneğin hangi proteini kodladığı, ne gibi işlevlerinin bulunduğunu ispat etmek şartıyla bir başvuru yapılıp, bu konuyla ilgili patent alınabiliyor. Oysa patent sadece yenilik özelliği taşıyan ve sanayide uygulanabilirliği olan buluşları korumak içindir.

Genetik değişikliklerde, ancak değişikliğin gerçekleştirildiği tekniğin patenti alınmalıdır. Doğada bulunan genler için verilen diğer tüm patentler meşru değildir. Bunun adı biyolojik korsanlıktır.

Patent alınması halinde de genetik olarak değiştirilmiş pamuk, mısır ya da tütün tohumunu eken çiftçi, hasattan sonra elinde kalan tohumları ekinde yeniden kullanırsa, patent sahibine bir bedel ödemek zorunda kalıyor... Tarımsal üretimin en temel ve en eski yöntemlerinden olan, kendi ürününden gelecek yıl için tohumluk ayırma geleneği ve hakkı, bu şekilde ortadan tümüyle kaldırılmış oluyor.

Zengin gen kaynaklarına sahip üçüncü dünya ülkelerinin sahip oldukları kaynaklar üzerindeki patent hakları yavaş yavaş gelişmiş birkaç ülkenin, hatta birkaç çok uluslu şirketin elinde toplanıyor.

Batı'da çevreci akımların mücadeleleri sonucunda, GDO'lu ürünlerin ekimi ve ülkeye sokulması, ciddi engellerle karşılaşıyor. AB mevzuatı ile karşılaştırıldığında bu ürünlerin üretimi, ihracatı, ithalatı bakımından Türkiye'de herhangi bir hukuksal gelişme olmadığı görülüyor. Ayrıca her şey kapalı kapılar ardında cereyan ediyor. Ne tüketici, ne de üretici bu konuda bilinçlendirilmiş değil. Oysa GDO'ların doğal çeşitliliğe ve insan sağlığına zararları çok açık.

Ticaretin serbestleştirilmesi AB'ye üyelikten sonra bir zorunluluk olacak. Yani ticarete konu olan biyoteknoloji ürünleri de Türkiye'ye gelebilecek. Örneğin, transgenik buğday çeşitlerini buğdayın anavatanı olan Türkiye'de üretmeye başladığımız zaman genetik kaynaklarımızı büyük bir tehdit altına sokmuş olacağız.

Türkiye'den ekolojik yaşamı üretim boyutundan sosyal boyutuna kadar bütünsel bir yaşam felsefesi olarak gören, Dünya'nın kötü gidişini engelleyici, alternatif bir yaşam biçimi olarak benimseyen bireyler olarak sesleniyoruz:

 1) Gelecekte ekoloji ve insanlık adına ne kadar bedel ödeteceği belli olmayan, sistemi tümüyle değiştirebilecek, çıkaracağı sağlık problemleriyle dünyanın düzenini bozacak GDO'lu ürünleri kesinlikle reddediyoruz. Bunların Türkiye'ye sokulmasının önlenmesini istiyoruz.
 2) GDO'lu tarım kendi dışındaki tüm tarım şekillerini ve özellikle ekolojik tarımı yokeden totaliter bir tekniktir. Bu nedenle GDO tohumlarının ülkemize girişi yasaklanmalı, GDO'lu tarım yapılmamalıdır. Tarımsal üretimin doğal evrelerine ve ritmine saygılı olunmalıdır.
 
3) GDO'lu besinler geleneksel ve yerel beslenme kültürü ve hakkına açık bir saldırıdır. GDO'lu ürünlerin ülkeye girişinin mümkün olması durumunda ve her halükarda bu ürünlerin üzerinde "ne olduklarını" belirten "etiketlerin" olmasını istiyoruz. Tüketicinin alacağı üründe GDO olup olmadığını bilmesi, seçimini kendi insiyatifine göre yapabilmesi tüketicinin en temel hakkıdır, diye düşünüyoruz.
 4) GDO'lu ürünlerin kullanılmış olması ihtimaline karşı GDO'lu ürün kullandığı bilinen Nestle ürünleri gibi ithal bazı ürünlerin mercek altına alınmasını, Cargill, Novartis, Zeneca, Du-Pont, Syngenta, Monsanto ve Dow Chemical gibi GDO üreticisi şirketlerin Türkiye'ye getirdiği ürünlerin mercek altına alınmasını istiyoruz.
 5) GDO'lu ürünlerin %98'i böcek ilacı içerdiği için Sağlık Bakanlığı'nın ilgili kuruluşlarınca denetlenmelidir.
 6) Çiftçi örgütleri, ziraat odaları gibi kurumlar GDO'lu ürünlerle mücadele kapsamında kendi aralarında memoranduma gitmelidirler. Gelecekte olası bir GDO tehlikesinde, gen tekniklerinden ve genetik olarak değiştirilmiş ürünlerden arındırılmış olan kurtarılmış bölgeler, ancak bu şekilde oluşturulabilir.
 7) Ulusal Biyogüvenlik Komitesi'ne başta ekoloji-çevre örgütleri olmak üzere, ziraat odaları, tarımla ilgili tüm sivil toplum kuruluşları ve tüketici örgütleri katılmalıdır.
 8) GDO'lu tohumların ekimleriyle ilgili karşı çıkışlar ve oluşturulan memorandumlar, sadece ekolojik olarak hassas bölgelerle sınırlı olmamalıdır.
 
9) Genetiği değistirilmiş tarım ve yem ürünleri Türkiye'deki fiyatların çok çok altındadır. Bu fiyatlar Türk çiftçisi ve hayvancılık ile uğraşanlar için ekonomik açıdan çok cazip görünmektedir. Bu aldatmacanın karşısında gerekli bilgilendirmenin başta il ve ilçe tarım örgütleri olmak üzere ilgili kurumlarca kesinlikle yapılması, devletin ve sivil toplum örgütlerinin görevidir.
10) Ulusal Biyogüvenlik Koordinasyon Komitesi'nin çalışmaları Mart 2004'te bitiyor, ancak projenin uzatılması kuvvetle muhtemel. Bu proje çalışmaları ile hazırlanacak yasa tasarısının ilgili bakanlıklarda (Tarım, Çevre-Orman, Sağlık, vb.) görüşülüp TBMM'ye gelmesi ve yasalaşmasının en az 4-5 yıl olduğu ifade ediliyor. Bu kanunun aciliyeti ortadadır ve en kısa sürede çıkarılması gerekmektedir. GDO'lu ürünler hakkında her ülkenin kendi önlemlerini alacağı yönündeki uyarı gereği Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Genelgesi'nin 11. ve 12. Maddelerinde belirtilen yasaklamalar geçerliliğini korumalı, bu hükümlerin aksine düzenlemelere gidilmemelidir.
11) Türk Gıda Kodeksi mevzuatında GDO'lu ürünler tanımlanmalı ve insan sağlığına zararlı olduğu için yasaklanmalıdır.
12) Ynsan sağlığını tehdit edecek, kamu düzenini bozacak, çevre sağlığına, ekolojik sisteme ve biyolojik çeşitliliğe zarar vereceği düşünülen buluşlara patent verilmemesi, varolan patentlerin de iptal edilmesi gündeme getirilmelidir.
13) Genetiği değiştirilmiş tarım ve yem ürünleri için mevcut yasa, yönetmelik ve mevzuatlarımız, gümrüklerimiz, analiz için laboratuvarlarımız hazır değildir. Bu hazırlıkların bir an önce yapılması gerekmektedir.
14) Ülkemizin sahip olduğu gen kaynakları en önemli zenginliklerimizden biridir. Bu çerçevede devlet ve sivil toplum kuruluşları yerli gen kaynaklarının korunması ve ıslahı için kurumsallaşmalı, gen kaynaklarımız, yasalarla çok uluslu şirketlerin tehditlerine karşı korunmalıdır.
www.gdoyahayir.org
Monsanto konusunda biraz bilgilenelim. Bu ismi gelecekte çok duyacak ve anacaksınız. Çünkü bu şirketin tek amacı dünyada gıda tekelini ele geçirmek.

Belki daha önceden genetiği değiştirilmiş tohumlar ve ülkemizde kullanımı konusunda e-mailler almış olabilirsiniz, yavaş yavaş tarım sektörünün yok edildiği ve anası ile beraber gitmek zorunda kalan çiftçilerin küreselleşme, ortak pazar ve bir yığın saçmalık ile nasıl yok edilmek istendiğinin farkında olabilirsiniz. Ama tarım dünya çapında ciddi bir baskı altında. Monsanto bunların başında geliyor.

IRAK..
İlk önce meydanın boş bulunduğu Irak'a bakalım. Koalisyon hükümeti ilkiş olarak 100 adet karar alıyor bunlardan 81.si; "Karar 81" çiftçilerin yüzlerce yıldır uyguladığı yöntemleri yasaklıyor. Artık gelecek sene ekim yapmak içim tohum saklamak yasak. Genetik müdaheleye uğramış, kısırlaştırılmış tohumların her yıl alınması mecburi. Yaşasın tam bağımlılık!

Şu an bilim kurgu gibi gelse bile genetik değişikler ile insan üzerinde değişik etkiler yaratabilecek tohumlar da geliştimek mümkün.
 
HİNDİSTAN..
Pamuk Hindistan Hükümeti, tsunaminin gerçekleştiği gün olan 26 Aralık'ta bir Patent Yasası çıkardı. Yasa, bağımsızlıktan bu yana dikkatle ve demokratik yollarla oluşturduğumuz gıda ve sağlık güvenliği sistemini, tohumlar ve ilaçlar için patent tekelleri yaratarak yıkmakla tehdit ettiği için bu yasayı tsunami yasası olarak adlandırıyoruz.

1970 Hint Patent Yasası'nda, tarımda ve bitki üretiminde kullanılan yöntemler, gıda zincirinin ilk halkası olan tohumun kamu arazisinde kamusal mal kaynağı olmasını garantilemek için patent dışı tutulmuştu. Bu yolla, çiftçilerin tohumu saklama, takas etme ve geliştirme gibi mutlak haklarının çiğnenmesinin önüne geçilmiş oluyordu.

Ancak yakın zamanda, 1970 Patent Yasası üzerinde iki düzelti yapıldı. 2. düzelti ile, neyin bir icat OLMADIĞI'nın tanımı değişti. Bu da genetiği değiştirilmiş tohumların patent kapsamına alınmasına kapı açtı. Fakat 2. düzeltide, "bitki" sözcüğü bu bölümden çıkarıldı. Bu, bir bitkinin değişimi için kullanılan yöntemin ya da işlemin artık bir icat sayılabileceği ve bu yüzden patent kapsamına alınabileceği anlamına gelir.

Bu nedenle, Bt pamuğu(pamuk kurtlarına karşı dirençli, normal pamuğa göre yüzde 40 fazla ürün veren, genetik olarak değiştirilmiş bir tür pamuk) üretirken, pamuğa, kabuğundaki kurtları öldürmek için toksin oluşturması amacıyla 'thurengerisis' bakterisinin genlerinin eklenmesi, artık patentlerle ilgili özel haklar kapsamına alınabilir.

Başka bir deyişle, Monsanto artık Hindistan'da Bt pamuğu patenti alabilir. Buğday Hindistan'ın kuzeyinde "çapati" (bizdeki lavaşa benzer bir pide) yapımında kullanılan "Nap Hal" buğdayıyla ilişkili patentler ise Ocak 2004'de dünyanın en büyük transgenik tohum şirketi Monsanto'nun mülkiyetine girdi.

Gen sekansları gevrek pide yapımına olanak veren Nap Hal buğdayıyla ilgili olarak Avrupa'da yapılan bir diğer patent başvurusu da söz konusu buğdayla çapati yapımı (malzemesi un, su ve tuz) konusunda Monsanto'ya haklar tanıyor.

Nap Hal buğdayıyla ilgili patent başvurusu 1998'de gıda devi Unilever'in tahıl bölümü tarafından yapılmıştı. Unilever, Nap Hal tohumlarını kamu fonlarıyla desteklenen bir İngiliz bitki gen bankasından almış, şirkette çalışan bilimadamları nın buğdaydaki gen kombinasyonunu tanımlamasının ardından bu bir "icat" olarak şirkete patentlenmişti.

Daha sonra, şirketin Monsanto tarafından satın alınmasıyla patent de Monsanto'ya geçiyordu. Patentin Monsanto'ya geçmesinin ardından bir açıklama yapan Greenpeace örgütü şirketi "biyokorsanlı k"la suçladı ve Avrupa Patent Bürosu'nun kararı geri almasını talep etti.

Greenpeace'in patent uzmanı Dr. Christoph Then, "Avrupa mevzuatında normal yollardan yetiştirilen bitkiler patentlenemez, ama mevzuatta boşluklar var" diyordu.

Monsanto'nun Hindistan'daki halkla ilişkiler yöneticisi Ranjana Smetaçek ise, "Bu patent Unilever'e aitti. Şirketi satın aldığımızda bize geçti" diyor, "Ayrıca bunlar akademik şeyler. Biz zaten İngiltere'de ve Avrupa'da tahıl işinden çekiliyoruz" diye ekliyordu.
 
ENDONEZYA..
Monsanto'ya rüşvet cezası Genetik yapısı değiştirilmiş tarım ürünleri alanında faaliyet gösteren Amerikan biyo-teknoloji şirketi Monsanto, Endonezyalı bir yetkiliye rüşvet verdiği gerekçesiyle Amerikan adalet bakanlığı ve sermaye piyasası denetim kurulu tarafından toplam 1.5 milyon dolar para cezasına çarptırıldı.

Genetik yapısı değiştirilmiş mısır Monsanto'nun eski bir üst düzey yetkilisinin, 2002 yılında Endonezya Çevre Bakanlığı'ndan bir çalışana, yerel bir danışmanlık şirketi aracılığıyla 50 bin dolar rüşvet verdiği ve söz konusu rüşvet için daha sonra danışmanlık hizmeti adı altında bir fatura hazırlandığı ortaya çıktı.

Ancak verilen rüşvete rağmen Endonezya Çevre Bakanlığı yetkilisi Monsanto'nun isteğini yerine getirmemiş.. Monsanto da, Endonezya'ya pazarladığı, genetik yapısı değiştirilmiş pamuk tohumunun çevreye etkileri konusunda araştırma yapılmasını engellemek için, yetkililere rüşvet verdiğini kabul ediyor.

Şirketin, Amerikan Adalet Bakanlığı'yla vardığı uzlaşmaya göre Monsanto'nun faaliyetleri, bundan böyle sıkı denetime tabi olacak.
 
PASTÖRİZE SÜT VE MASSANTO..
Pastörize süt firmalarının çıkar amaçlı işlemleri arasında insan ve hayvan sağlığına en zararlı olanı, hiç kuskusuz "recombinant bovine growth hormone-rbGH" adı verilen hormonların süt veren ineklere enjeksiyon edilmesidir.

rbGH hormonu, basitçe genetik mühendisliği yolu ile keşfedilen ve sığırların yaklaşık %10-15 oranında daha fazla süt vermesine yol açan bir ilaçtır. Bu ilacın nereden geldiğini araştırdığımızda ise, dünyayı en çok kirleten anonim şirketi olarak bilinen, ilaç, endüstriyel madde, tarım malzemeleri ve genetik araştırmalar üzerine un yapmış Monsanto firmasının bu ilacın da arkasında olduğunu görüyoruz.

1993'te onaylanan ve 1994'ten beri kullanılmakta olan bu ilacın geçtiğimiz günlerde yapılan bir açıklamada Amerika'da on-binlerce sığıra enjekte edildiği ve simdi Kanada dahil diğer teknolojisi ilerlemiş ülkelerin de yavaş yavaş kapısını zorlamaya başladığı belirtildi.

Bir diğer adi Posilac olarak bilinen bu ilacın kullanılmasının azaltılmasına yönelik bütün çevreci kampanyalara rağmen Monsanto firması Kasım 2004 tarihinde yaptığı bir açıklama ile ürün satışlarında %70'lik bir artış olduğunu beyan ederek bu ilacın satışını durdurmaya hiç de niyetli olmadığını gösteriyor. Peki yurdumuzda neler yapıyor/yaptırtıyor Monsanto?
 
YENİ TOHUM KANUNU..
AKP anasını alıp giden çiftçi için tohum kanunu çıkartıyor. Her konuda çok çalışan hükümet, tohum konusunda da bir şeyler yapmak istiyor, Tarım Bakanı Sami Güçlü hatırlasanız çiftçinin gözünü toprak doyursun diyerek niyetlerini belirtmişti..
 
Çok sayıda sivil toplum kuruluşunun üye olduğu platformdan yapılan açıklamada yeni
Tohum Kanunu Tasarısı ile uzun dönemde çevre ve insan sağlığı açısından güvenilirlikleri henüz kanıtlanmamış, biyoçeşitliliğimizi ve güvenliğimizi tehdit edebilecek Transgenik patentli tohumların ülkeye girişi ve ticarileşmesi yasallaştırıldığı belirtiliyor ve şöyle deniliyor:

"Yasa tasarısının 1.Bölümünün 3.maddesinde 'çeşit' "biyoteknolojik yöntemlerle geliştirilmiş olan genetik yapıyı" tarif ederken, 2. bölümün Tohumluk Ticaretiyle ilgili kısmına ait 7.maddesinde yer alan "yurt içinde sadece kayıt altına alınmış çeşitlere ait tohumlukların ticaretine izin verilir" ibaresiyle de transgenik tohumların ticaretine yasal ortam sağlanmış olmaktadır.
 
Çiftçiliğimize ve binlerce yıllık tohum birikimimize darbe niteliğindeki Tohumculuk Kanunu ile ilgili olarak, Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Tarım Ekonomisi Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tayfun Özkaya'nın görüşlerini aldık.

Tohumculuğumuzla ilgili bu yasa yürürlüğe girerse, hayatımızda neler değişmiş olacak? Türkiye'de, onbinlerce yıldır, ellerindeki tohumları ıslah etmiş çiftçiler var. Bu çiftçiler, günümüzde tohumlarını diğer çiftçilere satabiliyor ve ticaretini yapabiliyor. Bu tohumların esas sahibi çiftçiler..

Yeni tohumculuk kanunu ise, bütün çiftçilerimize, ellerindeki bu tohumlukların satışını yasaklıyor. Bu sene Assos pazarındaki bir çiftçiden, gazete kağıdından yapılma külahlara koyduğu maydanoz, roka, dereotu tohumları almıştım. O amca, artık pazarda tohum satamayacak anlamına mı geliyor bu? Doğru, çiftçilerimiz artık hiçbir şekilde tohumlarını satamayacaklar. Ne sizin gibi bireysel olarak birşeyler ekmek isteyenlere, ne de diğer çiftçilere..

Ancak, iki sene boyunca bu yasanın etkisi hissedilmeyecek, çünkü iki sene sonra uygulamaya konulacak. Bir de çiftçilere küçük bir açık kapı bırakılmış. "Birbirleri ile tohumluk takası yapabilecekleri" kabul edilmiş. Yani, ben size buğday tohumluğumdan verip, sizin daha iyi olan buğday tohumunuzu alabileceğim. Peki, binlerce yıldır topraklarımızda yetişen ürünlerin tohumları satılamayacaksa, neyin tohumu satılacak?

Sadece ve sadece, "patenti" alınmış tohumlar satılabilecek. "Patent" kelimesini genleriyle oynanan, "transgenik" tohumlarda çokça duyuyoruz. Transgenik ürünlerdeki patentin, Tohumculuk Kanunu ile satılacak olan patentli tohumlarla bir ilgisi var mı? Yakından ilgisi var.

Biyoteknoloji şirketleri veya diğer tohumculuk devleri geleneksel yöntemle üretilmiş bir domatesimize bir iki gen ekleyip veya çıkarıp, yeni bir "çeşit" elde etmiş oluyorlar ve bunun patentini alıyorlar. Binlerce yıldır varolan domatese bir makineymişçesine patent alınıyor.

Tohumculuk Kanunu transgenik ürünlerin, genetiği değiştirilmiş organizmaların, önünü açıyor diyebilir miyiz? Bu yasa, adeta GDO (Genetiği değiştirilmiş Organizma)'lu ürünlere kapıyı açmak için hazırlanmış gibi... Biliyorsunuz şu anda Türkiye'ye transgenik bir ürünün girişi kanunen yasak.

Fakat, Tohumculuk Kanunu'ndan sonra, GDO'lu tohumlar ülkeye rahatça girebilir hale gelecek. Tohumculuk Kanunu, aslında diğer yasalarla çelişiyor, ithalat yasasıyla çelişiyor. Bu kanunun çıkması için, Türkiye Tohumculuk Endüstrisi Derneği seferber olmuş durumda.

Görünüşte, Türkiye'nin içinden çıkan bir oluşum, böyle bir kanunun çıkması için uğraşıyor. Bu derneğin, bu kanunla nasıl bir ilişkisi olabilir? (Derneğin sitesi; http://www.turkted. org.tr/ ) "Görünürde" yerli olan bu oluşumda bazı üyelerin mail adreslerindeki "Syngenta" şirketinin ismi dikkat çekici.

Biliyorsunuz Syngenta, GDO üretici Monsanto'nun bir kolu. "Yerli" gibi görünen çoğu şirket yabancıların eline geçmiş durumda. Toplantılara daha çok yabancı tohum devlerini temsil eden elemanlar katılmakta.

Şu anda, devletin tohumculuk alanında üretim, kontrol, sertifikasyon, anlaşmazlıkları n halli için yetki gibi hakları var. Yeni kanun, devletin elinden tüm bu hakları almayı hedefliyor.

Kanuna göre, bu haklar, kamu kuruluşu niteliğindeki alt birliklere veya birliğe devredilecek. Türkiye'de şu anda, tohumculuk alanında bir tek Türkiye Tohumculuk Endüstrisi Derneği, örgütlenmiş görünüyor. Bu dernek, birliğin oluşumunda kanuna göre de öncelik alacak.

Kurulacak birlik, kanuna göre kamu kurumu niteliği kazanacak ve devltetin elindeki tohumculukla ilgili bütün yetkileri kendi bünyesinde toplamış olacak.

Tarım ve Köyişleri Bakanlığı isterse bütün yetkilerini birliğe devredebilecek. Çiftçimizle, yabancı tohum üreticileri arasında çıkabilecek anlaşmazlıklarda hakemliği de bu Birlik yapıyor olacak. Yani, Monsanto'yla çiftçi Ali Bey arasındaki anlaşmazlığın hakemi, büyük ihtimalle Monsanto'yla bağlantılı bir kurum tarafından değerlendirilecek.

Ege Üniversitesi' nden Prof. Dr. Nazmi Açıkgöz "Bu yasa, devletin küçültülmesi işine yarayacak" diyerek, ne yapmak istediklerini aslında açıkça belirtmiştir.

Burada demek ki amaç tohumculuk konusunda gelişme sağlamak falan değil "devletin küçültülmesi" imiş. Sayın Açıkgöz'ün savunduğu ideoloji "neoliberalizm" dir.

Neoliberalizm kendini "küreselleşme" olarak tanıtmaya çalışır. Küreselleşmenin ABD hegomonyası olduğunu söyleyen Eski ABD Dış İşleri Bakanı Kissinger'dır.

Konumuz bu değildi aslında, ancak ülkemizdeki yasa çalışmalarınn arkasında neoliberal ideoloji olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Devletin verimli çalışması maskesi altında bütün kuruluşlarımız yabancı tekellere nerede ise bedava verilmektedir.

Örneğin Telekom bir yıllık kârı ile devredilmiştir. Etbalık ve Sek'in özelleştirilmesinin hayvancılığı ne hale getirdiği görülmüyor mu? Bu yasayı, Irak'ın işgalinden hemen sonra Irak'ta uygulamaya konulan tohum yasası ile ilişkilendirenler var.

Irak işgalinden sonra ABD'nin yaptığı ilk iş, GDO tohumları Irak'a yaymak olmuştu... Ulusal tohumculuk yok edilmeye mi çalışılıyor?

Yasa Türkiye'deki gen kaynaklarımızın yabancı tekeller tarafından sahiplenilmesi ile sonuçlanacaktır. Hindistan'ın Basmati pirincini patentlemeye kalkışan Amerikan firmaları ilginç örnektir.

Yasa uygulandığında Türkiye aynen sebze tohumlarında olduğu gibi tarla bitkilerinde de dışa bağımlı hale gelecek, köylünün tohumluk üzerindeki haklarına el konulacaktır.

Bu kanunun Irak'ı işgal eden koalisyon geçici yönetimi (aslında ABD ve İngiltere) adına Paul Bremer'in imzaladığı 81 nolu karara çok benzediği ortaya çıkmıştır.
 
AKP Türkiye'yi tam bağımlı yapmak için her yolu deniyor. Eninde sonunda ucu herkese dokunacak olan bir süreç başladı. Bunu durdurmak istiyorsanız biraz rahatınızı bozun.. Şimdilik en fazla yapabileceğiniz zaten bu...
www.ekolojistler.org

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz! Arkadaşına Gönder!

0 yorum yazılmıştır

« Konuyla ilgili bir diğer sayfa :: Önceki »

Free Website Hosting